Bir Ömür Düşünmek – Ahmet Arslan’la Söyleşi

Felsefeci profesör Ahmet Arslan’la, Devrim Özkan ve Buğra Kalkan editörlüğünde bir nehir söyleşi gerçekleşmiş, Bir Ömür Düşünmek işte bu söyleşiden ortaya çıkan bir kitap. Kitabı anlatmaktan ziyade söyleşiden Ahmet Arslan’ın babasıyla ilgili olan düşüncelerini buraya not etmek istedim. Çok değerli düşünceler olduğunu düşünüyorum. İyi okumalar…

 

”…

Babam tam bir Müslümandı. Bu kelimeyi olumlu ya da olumsuz bir anlamda kullanmıyorum. Tipolojiyle ilgili bir kavram olarak kullanıyorum. Çalışma alanım itibariyle ta Ernest Renan’dan başlayarak yakınlarda Fransızcadan çevirip yayınladığım Müslüman Site’nin yazarı Louis Gardet’ye kadar birçok Batılı İslam araştırmacısından Müslümanlığın ya da İslamın ne olduğuna, Müslümanın ne tür bir insan olduğuna dair epeyi görüş ve yorum okumuşumdur. Onlar üzerinden ince tartışmalara girmeksizin şunu söyleyebilirim: En iyi bir biçimde İsviçreli Frithjof Schuon’un İslamı Anlamak kitabında belirttiği gibi bence Müslümanın en temel, en bariz özelliği, Tanrı’nın yarattığı evrenden herhangi bir şikayetinin olmamasıdır. Babam, işte bu Müslüman tipinin günahıyla sevabıyla muhtemelen en iyi örneklerinden biriydi. Ne kendisinden, kendi durumundan, ne çalışma hayatından, ne toplumdan, dünyadan, hiçbir şeyden şikayetçi olduğunu görmedim. O, bu bakış açısını öyle özel, yüksek bir eğitim sonucu öğrenmemişti; yani onun bu tutumunu ‘Mevlam görelim ne eyler / Ne eylerse güzel eyler’ şeklindeki mistik tasavvufi bir hayatın ürünü olan, üzerinde düşünülmüş, derinleştirilmiş,  bilinçli bir tutum gibi görmememiz gerekir. Onu bu dünyaya karşı deyim yerindeyse genel bir kayıtsızlığın sonucu olarak anlamamız daha doğru olur. Babamın bakışı, içinde yaşadığı, daha doğrusu pek yaşamadığı bu dünyaya yönelik değildi. Bir başka dünyaya, gelecek dünyaya dönüktü. Bu içinde bulunduğumuz dünya ona göre olsa olsa bir bekleme odasıydı, biraz da sınav odasıydı. Öyle üzerinde uzun boylu durulması, düşünülmesi, şikayet edilmesi, anlaşılması veya beğenilmesi, değiştirilmesi veya iyileştirilmesi için çaba sarf edilmesi gereken bir yer değildi. Özetle babamın, bu dünyayı olduğu gibi kabul etmesinin, ondan şikayette bulunmamasının nedeni bu dünyanın iyi bir yer, mükemmel bir dünya olmasından ileri gelmiyordu; daha basit olarak var olmamasından, var olamamasından ileri geliyordu. Ama eğer isterseniz siz bunu; olup biten her şey Tanrı’nın emrine ve iradesine uygun olarak meydana geldiğinden onu olduğu gibi kabul etmek, buna bağlı olarak da başa gelen her şeyi tam bir tevekkül ve teslimiyet içinde kabullenmek tutumu olarak daha güzel bir şekilde tanımlayabilirsiniz.

Bu tavır ve tutumu, bir memnuniyet hali olarak kabul edebilir miyiz?

Bakış açınıza göre değişir. Ona memnuniyet de diyebilirsiniz, bilinçsizlik, ilgisizlik, kayıtsızlık da. Bence aslında birçok insan gibi babamın da aslında memnun olup olmamak gibi kavram veya kaygısı yoktu.

Hocam niçin olmasın? Sonuçta her insan gibi o da bir kaygıyla hayatı yaşıyordur.

Siz babamın tutum ve davranışlarını istediğiniz gibi yorumlayabilir, istediğiniz kavram ve kuramlarla açıklayıp anlamlandırabilirsiniz. Ben babamın hayatı basit olarak öylece yani olduğu gibi  kabul ettiğini, hayata dair en ufak bir sorgulama içinde olmadığını düşünüyorum. Merak etmeyin, ‘Siz babamı benden iyi mi bileceksiniz?’ şeklinde ahmakça bir itirazda bulunmayacağım. Ben sadece babamın en basit olarak şu tür soruları sorduğunu düşünmüyorum: ‘Ben bu hayatımdan memnun muyum? Neden memnunum? Hayatımdan memnun olmaktan ne anlıyorum? Daha doğrusu ‘insanın hayatından memnun olması, memnun olmaması ne demektir?’ Ben babamın bu tür şeyler düşündüğünü, kendisine bu tür sorular sorduğunu  zannetmiyorum. Çünkü bu sorular başka bir dünyanın, başka bir insan tipinin sorularıdır.

Bir kendiliğindenlik hali yani…

Evet, bu terim daha uygun. Kendisini sorgulamadan veya kendisine dair herhangi bilinçli bir tutum geliştirmeden dünyayı olduğu gibi kabullenmek… Bir teslimiyet hali. Galiba en iyi terim bu ‘teslim olma’ terimi. İslamiyet de zaten ‘teslimiyet’ demek. Neye teslim olmak? Varlığı, eşyayı, dünyayı olduğu gibi, yaratıldığı gibi kabul etmeye. Kazancakis’in romanlarından birinde,  galiba Yeniden Çarmıha Gerilen İsa adlı eserinde bir köyün zengin ve güçlü ileri gelen bir Türk’ü tasvir edilir. Hiç unutmam; bu insan, galiba yeniçeri ağası, üzerinde döşek serilmiş, yastıklar atılmış kerevitinde oturmuş veya yan gelip yatmış vaziyette keyifle nargilesini fokurdatıyordur. Bakışları uzaklarda bir noktaya dikilmiştir. Öyle bir yüz ifadesi,  beden duruşu vardır ki adeta kendisini cisimleşmiş düşünce, kendi üzerinde yoğunlaşmış bir bilinç zannedersiniz; en derin bir felsefi,  metafizik meseleyi düşündüğünü sanarsınız. Kazancakis tam bu derin vecd, istiğrak anı içinde bulunduğu izlenimi veren karakterine  basit bir soru sordurur: ‘Ne düşünüyorsun?’ Ağanın cevabı çok sevimlidir: ‘Hiç!’. Çünkü gerçekten hiçbir şey düşünmemektedir. Herhangi bir şeyi düşünmesi için ne sebebi vardır, ne de bu yönde bir alışkanlığı.

Sonuç olarak babamın davranışlarını mutluluğa ilişkin bilinçli, tefekküre dayanan bir ruh veya zihin durumunun sonucu olarak yorumlamak istiyorsanız, bunu yapmakta özgürsünüz. Ama ben bunu onun iyi bir Müslüman olmasıyla,  iyi bir Müslüman olarak yaşamasıyla açıklamayı daha doğru bulurum.

Bir başka örnek vereyim mi? Babamın, ölünceye kadar, bir gün bile tatil yaptığını görmedim.

Hocam mesleği (manav) bunu gerektirmiş. İki gün ara verse meyveler çürüyecek.

Yok canım, meyveler ara versen de vermesen de çürürdü ve bizim kaderimiz bu atılmasına izin verilmeyen yarısı çürük meyve ve sebzeleri alıp onların çürük taraflarını ayıklayarak geri kalan kısımlarını tüketmekti. Sebze ve meyveler zaten sabahları halden günlük alınır ve günlük olarak satılırdı. Yani onların çürümesi gibi ciddi bir sorun yoktu. Pazar günleri de zaten hal kapalı olur, elde satacak fazla mal olmazdı. Kısaca babam mesleğinden ötürü, mesleğinin gereği olarak tatil yapmıyor değildi. Çok daha basit bir nedenle, tatil kavramına sahip olmadığı için tatil yapmazdı. Gene bana ‘Hocam, insaf edin,  insan nasıl tatil kavramına sahip olmaz? Etrafında tatil yapan insanları görmüyor muydu? Tatil yapan insanların, örneğin memurların varlığını bilmiyor muydu?’ diye soracak mısınız? Cevabım yine aynı olacak: başkalarının, başka insanların tatil yaptığını görmek, bilmek, tatil kavramına sahip olmak demek değildir ki! Babam tatile ihtiyaç hisseden, tatili anlamlı gören bir ruh veya zihin hali içinde değildi. Kendisini bildi bileli muhtemelen hep çalıştığı,  çalıştırıldığı için bir süre sonra çalışma onda yatmak, kalkmak, yemek yapmak vb.  gibi bir alışkanlık halini almıştı ve yine herhalde şöyle düşünüyordu: ‘Hayat böyledir! İnsanlar haftanın yedi günü, elli iki haftası çalışır.’

Peki başka insanların, örneğin devlet memurlarının böyle olmadıklarını, böyle çalışmadıklarını bilmez miydi? Tabii ki bilirdi. Ama herhalde yine şöyle düşünmekteydi: Tamam memurlar veya başkaları öyleydiler. Ama insanların  da bazıları kadın, bazıları erkek. Bazıları zengindi, bazıları fakir. Bazıları memur olarak tatil yapardı. Bazıları memur olmadıkları, manav oldukları için de tatil yapmazlardı, çalışırlardı. Bazı çocuklar doğduktan hemen sonra, bazıları on gün içinde, bazıları  beş yıl sonra ölürlerdi. Bazı çocuklar da yaşardı. Annem on iki çocuk doğurmuş, bunların sekizi muhtelif yaşlarda ölmüş, ancak dördü yaşamıştı. Çocukluğumda ablamın da birçok çocuğunun doğduktan kısa süre sonra öldüklerine ben şahit oldum. Kim bilir ne kadar üzülmüştür mü diyeceksiniz? Kusura bakmayın bu duygunuza veya gözleminize de katılamayacağım. Bir süre üzülür, ama kısa bir süre sonra hayatına bir şey olmamış gibi devam ederdi. Çünkü bunlar onun için sorgulanacak, kızılacak, karşı çıkılacak, isyan edilecek şeyler değildi. Her şeyin arkasında olan Tanrı’nın iradesi, kader, felek, kötü talih ne derseniz deyin o değil miydi? Bu apaçık, doğal bir şeydi. Dünyanın, hayatın, eşyanın yapısı, yasası buydu.

Babam böyle yaşadı. Böyle düşündü ve böyle öldü. Annem de böyle yaşadı, biraz daha az böyle düşündü (Çünkü o babama göre hayatından daha az memnun, daha çok şikayetçiydi ve bunun acısını da yaşlandıkça babamdan daha çok çıkarır oldu), ama yine böyle öldü.

…”

Bu topraklarla ilgili çok şey anlatan bu kısa bölümün dışında, Bir Ömür Düşünmek, kafa açan, çok değerli bir nehir söyleşi olmuş.

 

0000000678591-1

 

Bir Ömür Düşünmek – Ahmet Arslan’la Nehir Söyleşi

Editörler: Devrim Özkan – Buğra Kalkan

2018

Ekşi Kitaplar

428 Sayfa

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

w

Connecting to %s