Boş Sayfa: İnsan Doğasının Modern İnkârı (Konuk Yazar: Dilara Selici Yıldırım)

Ambrose Bierce’ın “Şeytanın Sözlüğü” adlı kitabı şu maddeyi içeriyor:

Zihin isim. Beyin tarafından salgılanan gizemli bir madde biçimi. Başlıca faaliyeti kendi doğasını anlama çabasıdır. Ama bu girişim boşunadır, çünkü kendini anlamak için elinde kendinden başka hiçbir şey yoktur.

Nitekim bizler beyinlerimiziz ve beyinlerimizin yöntemlerinden bağımsız bir şekilde olaylara yaklaşmamız mümkün değil. Beyinlerimiz de birtakım önceden belirlenmiş (kalıtsal) ve hükmümüzün geçmediği önkoşullar çerçevesinde işlemek durumundaysa, özgür bir iradeye sahip olabilmemiz mümkün müdür? Birtakım olayları değerlendirirken ne kadar rasyonel olabiliriz? Yoksa “insan doğası” başlığı altında toplayabileceğim bu çıkarımları bir kenara koyup, insan zihninin bomboş bir sayfa, işlenmemiş bir maden ya da şekil verilmemiş bir oyun hamuru gibi dünyaya geldiğini ileri süren düşünceye mi hak verelim? Bu düşünceye göre insan doğası dediğimiz şey kalıplara sıkıştırılamaz ve genetik aktarım bir şekilde reddedilir. İnsan zihni çevresel etkenlerle şekillenir ve yeni doğan her bebek bomboş, mis kokulu, tertemiz bir sayfadır. Gerçekten de öyle midir?

Ahlakın Temeli ve Evrimsel Kökenleri

Video Evrim Ağacı youtube kanalından alınmıştır.

Videoda gördüğünüz çalışma (izlediğinizi varsayarak) sayfanın bomboş olmadığını gözler önüne seriyor. Hiçbir şey bilmediğini düşündüğümüz bebekler bile iyiyi ödüllendirebiliyor, kötüyü cezalandırabiliyor, kendi gibi olanı kayırabiliyor, kendinden olmayanı dışlayabiliyor: bildiğin yetişkin insan yahu, sanki büyümüş de küçülmüş keratalar.

Küçük çocukların jetonlar konusundaki bencil seçimleri ve daha büyük çocukların cömert tutumları ise çalışmadan çıkan diğer önemli sonucu gösteriyor: kötü eğilimlerimizi bastırma şansına sahibiz. Ancak bu, eğitimle insan doğasını tamamen değiştirebileceğimiz anlamına da gelmemeli. Birtakım yatkınlıklarımızın fabrika ayarlarımızda olduğu inkâr edilemez ve bu ayarları kökten değiştirmek pek olası değil. Peki, iyilik ve cömertlik toplum için faydalı ise ve insanlar buna göre hareket ettiklerinde daha huzurlu bir toplum meydana gelecekse, toplumdaki bu kadar kötü olay kaynağını nereden alıyor? Biz insanlar yeterince mantıklı hareket etmiyor muyuz? Yoksa farkında olmadan seçimlerimize yön veren başka etkenler mi var?

Sorular sorular…

Bu yazıda bol bol soru sorup yanıtlar aramaya çıkıyoruz efendim. Muhtemelen birçok sorunun da cevabını veremeyeceğiz, çünkü bu sorular nice bilim adamlarının üzerinde çalıştığı ve cevapları bulmak için ömrünü adadığı konularla ilgili ve odakta insan olduğunda 2*2 her zaman 4 etmeyebiliyor.

boşsayfa-695x1024
Çilek, “Boş Sayfa” ile ilgili görüşlerini sunarken.

Bu konular üzerine yazmaya Steven Pinker’ın “Boş Sayfa: İnsan Doğasının Modern İnkârı” isimli kitabından edindiğim bilgiler ışığında niyetlendim ve içerik de kendisinin fikirleri ve verdiği bilgiler doğrultusunda şekillenecek. Yani ortaya atacağım iddialar onun çalışmaları ve yorumları olacak. Kitaptaki verilerse; zihinle uğraşan bilişsel bilim, zihin ile madde arasında bağlantı kuran bilişsel sinirbilim, biyoloji ve zihin arasında bir köprü kuran davranış genetiği ve biyolojik yapı ile kültür arasındaki bağı inceleyen evrimsel psikoloji gibi alanlardaki çalışmalar doğrultusunda yazılmıştır. Zaten bu konular çok derin ve hassas olduğu için sağlam bir temele dayandırmadan fikir üretmek ya da yorum yapmak pek makul olmayacaktır.

Birey vs Toplum

Steven Pinker, insanların aldığı kararlarda her zaman bireyin kendisinin öncelikli olduğunu dile getiriyor. Örneğin bir insan cömertse, ilk olarak kendine birtakım avantajlar sağlayacağını bildiği için cömertçe davranır. Cömert insanlar sevilir ya da bu bir statü göstergesi olabilir, dolayısıyla hem birey için fayda sağlar hem de topluma da faydalıdır. Yani tam bir win-win durumu söz konusu. Bu şekilde düşündüğümüzde “karşılıksız iyilik yapmak” eylemi bir nebze rafa kalkmış oluyor. Hiçbir karşılığının olmadığını düşündüğünüz bir iyiliğin bile size sunduğu bir şey vardır. En karşılıksız durum olan fedakârlıkta bile vicdanınız rahatlar. Yoksa neden fedakâr davranacaksınız ki? Bencilce gelebilir ve bu tarz indirgemeler insanı nihilizme doğru da sürükleyebilir.

kirmizicilekzelda.jpg
Ç: Adım geçiyor, Celda kalk! Adım geçiyor!

Peki ya bireyin çıkarları toplumun çıkarları ile uyuşmuyorsa ne olacak? Şöyle bir soru daha soralım: diyelim ki büyük bir yangın çıktı ve odalardan birinde kendi çocuğunuz var, diğerinde ise  tanımadığınız on çocuk var. Bir seçim yapma hakkınız olsaydı hangi çocukları kurtarırdınız? Teoride bire karşılık on kişiyi kurtarmayı tercih etmek mantıklıdır. Ancak pratikte kimse kolay kolay bu kararı veremez. Burada devreye giren kendinden olanı kayırma ve sahiplenme hissi, akraba seçilimidir ve evlat da bu konuda zirvededir. Çünkü zat-ı şahane evrimin zaferidir; bütün vücudun gece gündüz o olsun diye çalışmış iliğini kemiğini sömürmüştür ve tüm enerjini ona harcayıp dünyaya getirmişsindir, genlerini yaşatacaktır, agudur gugudur, nurtopudur…  Uzun lafın kısası  bireysel seçilim, grup seçilimine üstün geliyor denebilir. Bu örnek biraz uç kısımdan olabilir ancak durum böyle olmasa bile akrabayı ya da kendinden olanı kayırma her toplumda görülen oldukça yaygın bir durumdur. Basit bir örnek daha vermek gerekirse: Çilek bir kedidir, sokakta da birçok kedi vardır. Ancak diğer kedilerin değil de Çilek’in başına bir şeyin gelmesi beni daha çok üzer, çünkü zihnimde ona ayırdığım yer farklıdır, Çilek’i sahiplenirim. Daha da baside indirgersek, sevdiğiniz bir kaleminizin kırılması ile bir arkadaşınızdaki özdeş kalemin kırılmasının sizde uyandırdığı duygular aynı mıdır? Kısaca söz konusu her zaman akrabalar olmasa bile, insanın doğası toplumdan önce kendini ve kendinden olanı kayıracak şekilde evrilmiştir. Öyle ki bu durumun toplumsal yaşantıyı etkilememesi için devletler önlem alma yoluna gider.

Steven Pinker’ın burada varmak istediği nokta ise bireyci yaklaşımın insan doğasının bir edimi olduğudur. Buradan yola çıkarak da “önce toplum” fikriyle şekillendirilmiş bazı ideolojileri başarısız ve insan doğasına aykırı olarak nitelendiriyor. Buna göre, siyasetin temel unsuru olan insanla ilgili bir ütopya yaratmak istiyorsanız, öncelikle biyolojiden ve yukarıda saydığım diğer bilim dallarının çalışmalarından da haberdar olmanız gerekiyor. Aksi takdirde ne kadar muazzam bir ütopya kurgularsanız kurgulayın, insan doğasıyla uyumlu olacak bir şekilde işletemiyorsanız, ütopyanız “doğru çözüm fakat yanlış tür” olarak değerlendirilip bir kenara koyulabilir.

İnsan doğasını değiştirmek mümkün değil mi?

George Orwell’ın kült eseri 1984’te insan doğası ve bunun değiştirilebilir olup olmadığı konusunda derin incelemelere tanık oluruz. Kitabın ana karakterleri Winston ile O’Brien arasında geçen diyaloglar bu konuyu ince ince işler. O’Brien’ın mevcut yönetim sistemlerini nasıl etkili bir şekilde işler hâle getireceklerini anlattığı kısımlara bir göz atalım:

“…Eski despotluklar ‘Şunu yapmayacaksın, bunu yapmayacaksın’ diye buyuruyordu. Totaliterler ‘Şöyle yapacaksın, böyle yapacaksın’ diye dayatıyorlardı. Biz ise insanlara, ‘Sen aslında şusun, aslında şöyle düşünüyorsun’ diye bastırıyoruz….”

“…Çocuk ile ana baba, insan ile insan, kadın ile erkek arasındaki bağları kopardık. Artık hiç kimse karısına, çocuğuna ya da arkadaşına güvenmeyi göze alamaz. İlerde kimsenin karısı veya arkadaşı olmayacak. Çocuklar, tıpkı tavuğun altından alınan yumurtalar gibi, doğar doğmaz annelerinden alınacaklar. Cinsellik içgüdüsü yok edilecek. Döllenme her yıl yinelenen bir formalite olacak. Orgazmı ortadan kaldıracağız. Parti’ye sadakat dışında bir şey olmayacak. Güzellik ile çirkinlik arasında hiçbir ayrım olmayacak. Merak diye bir şey, yaşama sevinci diye bir şey olmayacak. Yaşamın tüm zevkleri yok edilecek. Sanat, edebiyat, bilim diye bir şey olmayacak…”

1984
Çilek’in O’Brien’ın sözleri karşısındaki şaşkınlığı.

O’Brien’a göre diğer ideolojiler insan doğasını inkâr ediyor, yasaklarla ve despotlukla insanları yönetmeye çalışıyordu. Ancak yanlış bir yöntem izledikleri için başarısız olmaya mâhkumlardı. Mevcut insan doğasına uymayan bir biçimde yönetimi sürdüremeyecekleri için de bu doğayı yeniden yaratmanın ideolojilerinin esas amacı olduğunu dile getirir. Bu düşünce ve yaşam tarzı değiştirme seansları ise türlü işkencelerle doludur ve kitapta çok çarpıcı bir şekilde ele alınır. Winston da bu işkencelerden fazlasıyla nasibini alır ancak O’Brien’ın anlattıklarına cevabı şöyle olur:

 

 

“Bilemiyorum… Umurumda değil. Nasıl olacağını bilemiyorum, ama başaramayacaksınız. Önünde sonunda yenileceksiniz. Hayat sizi alt edecek.”

Bütün özellikler kalıtsalsa, davranışlarımızdan sorumlu sayılabilir miyiz?

“ “Bütün özellikler kalıtsaldır” ifadesi bir parça abartılıdır fakat çok da değil. Ev ortamına veya kültüre kökünden bağımlı olan somut davranış özellikleri elbette hiç de kalıtsal değildir: Hangi dili konuşup hangi dine taptığınızı ve hangi siyasal partiyi desteklediğinizi çevreniz belirler. Fakat kişinin temel yeteneklerini ve mizacını yansıtan davranış özellikleri kalıtsaldır: dile ne kadar hâkim, ne kadar dindar, ne kadar liberal veya muhafazakâr olduğunuz gibi özellikler. Genel zekâ kalıtsaldır ve kişiliğin değişkenlik gösterdiği beş ana özellik de öyle: deneyimlere açık olmak, vicdanlılık, içe dönük veya dışa açık olmak, bildiğini okumak veya uzlaşmacı olmak, nevrotizm. Şaşırtıcı derecede özgün olan özelliklerin de kalıtsal olduğu anlaşılmıştır: örneğin nikotin veya alkol bağımlılığı, televizyon başında harcanan saat sayısı, boşanmaya yatkınlık gibi.”

Steven Pinker, Boş Sayfa: İnsan doğasının morden inkârı, s: 446.

Steven Pinker, kitabında nelerin kalıtsal olduğunu yukarıda örneklendirdiğim gibi vurgularken, “Vicdansızlık kodumda var napayım zalimim ben” gibi düşüncelerin de akıllara gelebileceğini elbette öngörüyor. Yani birtakım özellikler kalıtsalsa, insanları eylemlerinden ne kadar sorumlu tutabiliriz? Burada çok önemli bir nokta var: kalıtsal olarak hangi özelliklere sahip olursanız olun, bu durum sizin eylemlerinizden tamamen muaf olduğunuz anlamına gelmiyor. Her ne kadar kalıtsal yatkınlık da olsa bazı ekstrem durumlar dışında (psikopatlık gibi) gerçekleştirdiğimiz eylemlerde tamamen bir istemdışılık ya da öngörememe söz konusu olmaz, yani bilinçliyiz. Zaten bunun mukayesesini yapamayacak şekilde evrilmiş olsaydık galiba kökümüz kururdu. Sonuç olarak burada bahsedilen kalıtsallıkla bir şeylere yatkın ya da meyilli olmamızda genlerin çok etkili olduğu vurgulanıyor. Bütün bunlara rağmen, insanların karmaşık davranış özelliklerindeki varyasyonun önemli bir oranını ne genler ne de aile etkisi gibi çevresel etmenler açıklayamıyormuş. Burada bir şeyler dönüyor ama dur bakalım. Belki yeni çalışmalarla bazı şeyler daha anlamlı bir hâl almıştır.

İkiz Meselesi

Genetik yapının insan zihni ve davranışları üzerindeki etkisini görmenin en etkili yollarından biri tek yumurta ikizlerini incelemek olabilir. İkizler arasında telepatik bir iletişim olduğuna dayanan bir şehir efsanesi vardır. Birinin canı yandı mı diğeri de hisseder ya da buna benzer şeyler duymuşsunuzdur. Bu denli olmasa bile ikizler arasındaki bağın diğer kardeşlerden çok farklı olduğunu söylemek mümkün. Yani efsane tam olarak değilse de kısmen doğru gibidir.

Biz insanlar kendimize benzeyen kişilerle vakit geçirmekten hoşlanırız, çünkü anlaşılabilmek ilişkilerde çok önemli bir yer tutar. Tek yumurta ikizleri de sadece fiziksel olarak değil zihinsel ve davranışsal anlamlarda da birbirlerine çok benzedikleri için, aralarında hem kardeşlikten hem de bu benzerlikten doğan güçlü bir bağlılık gelişir. Doğdukları anda birbirinden ayrılan ve farklı ailelerde yetişen ikizler bile bir araya geldiklerinde birbirlerini sanki hep tanıyormuş gibi hissettiklerini söylerler. Araştırmalara göre, doğumdan sonra ayrılmış olsun ya da olmasın tek yumurta ikizleri ölçülebilecek herhangi bir özellik bakımından birbirlerine ürkütücü bir şekilde benzerler (ancak özdeş değiller). Sözel, matematiksel, genel zekâ, hayattan alınan doyumun ölçüsü, içe dönüklük, yumuşak başlılık, nevroz, dürüstlük, deneyimlere açık olmak gibi kişilik özellikleri bakımından benzeşirler. İdam cezası, din, modern müzik gibi tartışmalı konularda da benzer tavır takınırlar. Sadece kağıt kalem üzerindeki testlerde değil, aynı zamanda kumar, boşanma, cinayet işleme, kazalara karışma, televizyon izleme gibi dolaylı durumlarda da benzeşirler. Hatta elektroensefalogram şemalarındaki (beyin dalgaları) uçurum ve vadi gibi görünen şekiller bile aynıdır. Beyinlerindeki kıvrımlar ve gri maddenin korteks bölgelerindeki dağılımı bile benzerdir. Bütün bunlar kalıtımsal verilerin hayatlarımız üzerindeki etkisini gösteren güzide örnekler niteliğindedir. Özellikle farklı ortamlarda yetişen ikizlerin bile tesadüf olamayacak bir şekilde benzeşmesi, bazı davranış ve düşünüş biçimlerinde çevrenin aslında ne kadar az etkili olduğunu da ortaya koyuyor.

 

Dilara Selici Yıldırım

Twitter: https://twitter.com/SeliciDilara 

 

5 comments

  1. Kusura bakmayın Steven Pinker absürd bir komedi yazmış sanırım. Elbette insanın önceliği, kendi varoluşunu korumaktır ve bu var olma durumunun zihinsel ve fiziksel kodlarını yarına taşımak da önceliği arasındadır. Ancak insanın bu ilkel güdüsünü nasıl gerçekleştireceği içinde bulunduğu ekonomik, siyasal ve kültürel yapılara göre belirlenir. İnsanlık tarihinin sadece 500 yılı bireyselliği öne çıkaran bir iktisadi sistem tarafından örgütlenmektedir. Ondan daha önce insan var olmak için ve kendi kalıtını ileri taşımak için doğa karşısında çaresiz durumda olduğundan diğer insanların varlığına ihtiyaç duymaktaydı. Oluşturulan grup tıpkı insan bedeni gibi bir bütünsel mekanizmaydı. Ve bu grupta asla kendi başınalık yoktu. Grubun iyiliği için herkes kendi çocuğunu seve seve kurban ederdi. Hatta birçoğu kendini tanrılara bağışlardı. Nasıl düşündüğümüz içinde bulunduğumuz ekonomik, siyasal ve sosyo-kültürel yapıya göre belirlenir. Bugünkü bireysel rekabetçi toplum yaşantısında insanın davranışlarını ve psikolojisini, insanın mutlaklığı olarak değerlendirmek ve iyinin-kötünün zihne kodlandığını iddia etmek tam olarak absürdlüktür. Çocuklar anne rahminden itibaren duymaya başlar. O kadar iyi gözlemcilerdir ki anne ve babasının ve çevresinin bütün davranışlarını taklit etmeye yönelirler ve bunların en somutu da dildir. Tıpkı dil gibi davranışları da çevresine göre farklılık gösterir. Elbette zihninde özgün ağlar oluşur ancak bunların farkına varılması ileri ki yaşlarda mümkündür. İnsan boş bir zihinde dünyaya gelir ancak evrimsel süreçte işe yaramaz hale gelen ilkel kalıtların, körelmiş de olsa bir takım güdülenmelerin etkisi altındadır. Ancak yukarıda da belirtildiği gibi bunların ne şekilde dışa vurulacağı içinde yaşanılan toplumsal şartlara göre değişir.

    Beğen

  2. Sadece özgür olduğumuzu sanıyoruz çünkü istediğimiz şeyleri yapıyoruz. Bir örnek olarak bir köle kabiliyeti olmasına rağmen istediği yere gidemez. Ama köle olmayan biri kabiliyeti var ise bunu gayet tabii yapabilir. Ve insanın karakteri iradesini şekillendirdiğinden buradan da karakterin doğuştan oluşu ve bunun iradeye etkisi ile aslında özgür irade dediğimiz şeyin karakterimizin bize verdiği emirleri yapmak olduğu ortaya çıkıyor.

    Beğen

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s