Neden Sanat Filmleri, Gişe Filmleri Kadar İzlenmiyor?

İki gün önce Twitter sayfamızda, Nuri Bilge Ceylan’ın Kış Uykusu filminin kamera arkası görüntülerinden, Haluk Bilginer ile Nuri Bilge Ceylan’ın replik çalıştığı kısa bir bölüm paylaştım. Beklediğimin çok üstünde reaksiyon aldı ve neredeyse 250 bin kez izlendi video. Bununla birlikte yüzlerce kere de alıntılanarak paylaşıldı, yani insanlar, videoyu kendi sayfalarında paylaşırken kendi yorumlarını da eklediler. Bu yorumların ezici çoğunluğunun aynı yerde durması nedeniyle, bu konuda bir şeyler karalamanın yerinde olacağını düşünüyorum.

Yorumların durdukları nokta şu, ‘Recep İvedik’in 7 milyon izlendiği ülkede, gerçek sanatçılar izlenmiyor…‘ Bir de gündem olduğu için aynı mealde olan şu şikayet de dillendiriliyor, ‘Enes Batur’un filmi ilk üç günde 450 bin izlenmiş, gerçek sanatçılar izlenmiyor…’

Bu saçma analojiler (neden saçma olduğunu anlatacağım), saçma olmakla kalmıyor aynı zamanda yönlenmeyi ve hedeflemeyi de yanlış gösteriyor. Bu açıdan da iç açıcı değil. Tek yönlü eleştirmemek adına önce eleştiriyi kısım kısım ayırmak istiyorum:

1- Kötü eserlerin değer görmesi.

2- Halkın cahil olması/sanattan anlamaması nedeniyle kötü eserlerin değer görmesi.

3- İki farklı türde işin birbiriyle kıyaslanması.

4- ‘Değer’in ölçü biriminin para olması.

5- En değerlinin en çok para kazanan olması arzusu.

6- Konuyla birebir ilişkili olmasa da, bunu da anmakta fayda var; ‘para için sanat yapılmasının ahlaksızca bulunması’ düşüncesi.

Başlıklara açıklama getirmeden önce, bazı basit noktalardan bahsetmek gerekiyor. Sinema bir sanat dalı olmakla birlikte büyük bir ekonomiye sahip bir endüstri. Eğlence dünyasının büyük bir kısmını tek başına temsil ediyor. Örnek olması açısından, sadece Amerika’nın sinema sektörü 100 milyar dolarlık bir pazar.

Bir işin para için yapılmasıyla, para için yapılmaması arasında tüketicinin anlamlandırabileceği bir durum söz konusu değildir. Tüketici eserle ilişkili yorum yapabilir ancak. Eserin ne kadar para kazandırdığı ya da kaybettirdiği ise, sanatın değil ekonominin işidir. Bu da çeperine reklam bütçesi, medyanın kullanımı, bilinilirlik, dağıtım hacmi, kültürel kodların okunması gibi bir çok değişkenin içine gireceği ayrı bir tartışma konusu. Haliyle gişedeki başarı ya da başarısızlık, filmin sadece iyiliği ya da kötülüğü üzerinden yorumlanırsa; eksik ve tutarsız bir sonuç kaçınılmaz olur/oluyor.

1- Kötü eserlerin değer görmesi:

,0cfFse-u90GMrIjK_G6oaw

Sadece dört işlem bilen birisi matematikçi değildir lakin matematiğe dönük beklentisini bu bilgiyle karşılayabilir. Haliyle kompleks bir matematik probleminden ziyade, çarpım tablosuyla vakit geçirir.

İkinci örnek de gastronomiden olsun. Kendine ufak bir kahvaltıcı açmış birini düşünelim bu sefer de. Aşçılıkla alakalı hiçbir eğitimi olmayan birisi, yiyecek-içecek sektörüne girip kahvaltıcı-menemenci açabilir. Bu kişi, görünüm itibariyle Avrupa’nın en iyi aşçılık okullarından eğitim alıp, en başarılı şeflerin yanında çalıştıktan sonra kendi lokantasını açmış olan kişiyle aynı sektörde görünmektedir.

Sinema da matematik gibi, gastronomi gibi bir disiplindir. Matematik, türevi de çarpım tablosunu da; gastronomi, ‘fine dining’i de menemenciyi de, sinema ise Kış Uykusu’nu da Recep İvedik’i de kapsar. Fakat ‘zorluk derecesi’ olarak skala oluşturmak gerekirse, çarpım tablosu, menemenci, Recep İvedik ‘ilk seviye’ iken; türev, fine dining, Kış Uykusu ‘üst seviye’dir.

Toplumların hiçbirinde ‘üst seviye’ bir disiplinin, çoğunluk tarafından tüketildiği görülmüş bir şey değil; bu sadece Türkiye’ye has bir durum da değil. Normali bu; keza başta da dediğim gibi bir disiplinde üst seviye olmak ilgi ve zaman gerektirir.

Bir şehrin en çok kazandıran lokantası da bir fine dining ya da Michelin yıldızı olan bir lokanta değil, insan trafiğinin en yoğun olduğu lokasyonda açılmış tavuk dönerci / büfedir. Normali de bu.

Haliyle sinemada da bu sonuçlarla karşılaşmak, şaşırtıcı da değil, ilginç de değil, korkunç da değil; normal, son derece normal. Sinemaya bizden kat kat fazla giden ve kısmen sanat filmi deyince akla gelen ilk ülke olan Fransa’da, 2 kez Oscar alan İranlı yönetmen Asghar Farhadi’nin  Le Passe filmine, sadece 150 bin bilet satılabilmiş.

Tamam. Recep İvedik fazla izlensin ona bir şey dediğim yok, ama Nuri Bilge de izlensin...’ diyenler için 2. başlığa geçebiliriz.

2- Halkın cahil olması/sanattan anlamaması nedeniyle kötü eserlerin değer görmesi.

1143419_e94d846155b647143fbd1a63f4b5e871
Çetin Altan

İlk başlıktaki anlatımlarla ilişkili olan bu başlığa, Çetin Altan’ın insan tanımıyla başlamak gerekiyor. Çetin Altan, katıldığı bir televizyon programında -aklımda kaldığı kadarıyla- şöyle diyordu; ‘Üç temel ihtiyaç var: beslenmek, barınmak, üremek. hayvanlarınki de insanlarınki de bu. Fakat insanı hayvandan ayıran bir fark var, o da temel ihtiyaçların sağlıklı şekilde yapılıyor olmasından sonra ortaya çıkıyor; sıkılmak. Sıkılmak sayesinde sanatı, bilimi ortaya çıkarıyoruz.’

Bu önemli, her şeyden önemli. Çünkü Türkiye’de yaşayan insanlar olarak biz, bu üç temel ihtiyacı çok zor karşılayabilen yığınlarız. Karşılayamayanlar olmakla birlikte, karşılayabilenlerin büyük çoğunluğu da bunu çok uzun saatler çalışarak başarabiliyor. Yasal düzenlemeye göre Türkiye’de emekçilerin haftada 50 saatten fazla çalıştırılmaması gerekiyor; buna rağmen tam zamanlı çalışanların %20’si haftada 55 saat, %20’si 65 saat, %9’u ise 75 saat çalışıyor. Oecd ortalamasının tepesinde yer alıyoruz bu konuda. (Kaynak)

Elektrik faturasını, ısınma derdini halledemeyen insandan herhangi bir hobisinin olmasını beklemek, varsa da bunun üst seviye bir standartta olmasını beklemek mümkün değil. İstisna olsa dahi bundan bir çoğunluk yaratmak imkansız. ‘Halkımız cahil’ demeden önce, ‘neden cahil?’ sorusunu da sormak gerekiyor.

‘Aç karna sanat olmaz.’ diye sevdiğim basit, derdini çok iyi anlatan bir cümle vardır, böyle konularda hep aklıma geliyor.

3- İki farklı türde işin birbiriyle kıyaslanması:

anneni mi babani mi

Bu konuda çoğunluğun hemfikir olmasını beklemek olası gibi duruyor olsa da bu konuda da başarısız bir görüntü veriliyor.

Gastronomiden devam edelim, çay ocağı ile kendin pişir kendin yeci aynı işi mi yapıyor? Aynı müşteri havuzundan mı besleniyorlar? Bu soruların cevapları hayır olsa da, ikisi de yiyecek-içecek sektörünün içinde. Sinemayı da bundan ayrı görmemek lazım. Üstelik burada nitelikten de bahsetmiyorum, elma ile armutlar bunlar. Ronaldo mu daha iyi, kaleci Neuer mi? demek gibi, cevabı olmaz bu soruların. Komedi filmiyle, korku filminin de kıyası olmaz; sanat filmiyle, gişe filminin de.

Kıyas ve rekabet insanın kendisini geçmesi, sınırlarını zorlaması açısından değerli iken, bunun yanlış şekilde kullanımı ancak tutarsızlığa, çelişkiye ve çarpık doğrulara inanmaya götürür insanı. Önce, bu ikisini aynı yarışa sokmak mantıklı mı? diye sormak lazım.

4- ‘Değer’in ölçü biriminin para olması:

DonaldThrowingMoney-620x404-02016_05_14_16_40_58-0.jpg

Bu belki de en tatsız kısım, geleceğimizi de en çok etkileyen sorunlardan birisi. Değeri ya makamla ya da parayla ölçüyoruz. Başarılı birisinin patron olması, iyi hocanın dekan olması gibi çok basit ölçütlerimiz var.

Bunun zararı sadece kişilere ve eserleri gereken saygıyı gösterememek de değil. Daha kötüsü. Bu şekilde, kendi değerimizi belirlerken de geleceğe dönük hedeflerimizi ‘bordro’ üzerine kuruyoruz. ‘Çok kazanıyorsam değerliyim’, ‘Makam sahibiysem değerliyim’ hissinde olmak, hele ki bilmezmiş gibi, görmezmiş gibi bu durumda olmak ve kendi geleceğimizi, toplumun geleceğini karartmak çok kötü.

Zengin olmak, makam sahibi olmak, ünlü olmak… bunlar sonuçtur, bir şeyleri iyi yaptığınız, farklı yaptığınız, sürekli yaptığınız takdirde olası sonuçlar bunlardır. Lakin hedef olarak seçildikleri takdirde neyi nasıl yaptığınızın bir önemi kalmaz, amaca giden her yol mübahtır ve biz insanlar kestirmeyi severiz. Bu nedenle insanın kendine bu kötülüğü yapması, ‘değer’i parayla ölçme hatasını düşmesi kaygı verici, özellikle de gelecek adına kaygı verici.

5- En değerlinin en çok para kazanan olması arzusu:

facebook-ta-begenmelerinizi-gizleyin

Yine bir önceki başlıkla ilişkili başka bir sorun. Bu kısmen iyi niyetli bir tavır, genellikle örnek alınan kişiler nezdinde düşünülen bir şey çünkü. Yani onu örnek alıyorum, onun yolundan gitmek istiyorum, haliyle değerli olduğunu düşündüğüm bu kişinin en çok parayı kazanması da gayet adil, diye düşünülüyor. Burada unutulan bir şey var, paraya atfedilen tavrın işlevsizliği. Çünkü kimseye muhtaç olmayan birisinin, çok zengin birisinden talep edeceği hiçbir şey yoktur.

Geçenlerde konuşmuştuk; Hardvard’da herhangi bir disiplinde 40 sene emek vermiş bir hocanın, bu 40 yıl sonra yazdığı anıları çok değerlidir. Bu kitabın kaç satıp-satmayacağı o ülke için de insan için de önemsiz bir durumdur, önemli olan bu değerin varlığı ve bekasıdır. Parayla ilişiksiz bir durumdur o değer, o günden ölümüne kadar rahat rahat yaşayacağı ve belki bir kitap daha yazar avuntusuyla gereken refahı sağlamak ne kadar ediyorsa o kadardır o kitabın değeri. Bunlar para ile ölçülemez haliyle. Para da arzulanan bir şey değildir bu denklemde.

6- Konuyla birebir ilişkili olmasa da, bunu da anmakta fayda var; ‘para için sanat yapılmasının ahlaksızca bulunması’ düşüncesi:

 

Geçenlerde EkşiSözlük’te Felsefe ha! ile ilgili başlık açılmamasını şakayla karışık bir twitle dile getirdim. Sonrasında sağ olsunlar 3 sayfa entry girildi de, bunların yanında onlarca mesaj da aldım. Reklam yaptığım, popüler olmaya çalıştığım, yaranmaya çalıştığımla ilgili. Bu üç yaftayı da hedefleyerek yazmamıştım o twiti; lakin bu üç yafta da ayıp değil, kötü değil, insafsızca değil, acımasızca değil. Hatta faydalı olduğu düşünülen bir şeyin daha fazla kişi tarafından bilinmesi gayet iyi bir şey, hatta benim bir çok insanın sevdiği içeriklere gönüllü değil de maaşlı olarak yapabilme ihtimalini sağlamam da çok güzel bir şey; bunun için reklam yapmam da gayet normal bir şey. Nedense böyle bir eğilimimizin olduğu da aşikar. Sevilen ve kalabalıklar tarafından bilinmeyen bir sanatçının, popüler olmaması istenir. Lakin o sanatçının elektrik faturasının ancak buna bağlı olduğunu hiçbir dinleyicisi düşünmez, hatta yeni şarkılar yapmadığı için kızılır bile.

Popüler kendi başına kötü değildir, reklam da… Genelleme yapacak olduğumuz zaman popülerin vasata yakın olmuş olması, belki de değerli olanları popüler etmeye yanaşmadığımız içindir. Oğuz Atay’ın çok az kişi tarafından okunmasından şikayetçi olan birisi, popüler bir dizide Oğuz Atay alıntısı duyunca ‘siz ne hadle bulaşırsınız!’ diye kızarak yaklaşıyor hadiseye.

facebook-ta-begenmelerinizi-gizleyin
8 sayfa yorum var.

Evet, sıklıkla popüler kültür eline attığı değerlileri, içini boşaltana kadar değersizleştiriyor. Bu da bir genelleme olarak tutarlı, lakin yine de bunların hepsi genelleme ve istisnalara da en çok bu gibi durumlarda ihtiyaç duyuyoruz, lakin önce izin vermek gerekiyor.

Bir şeyleri ortaya çıkarmak, yaratmak, bozup yapmak değerli bir şey, bu değeri gereken vakti harcamak da pahalı.  Hele ülkemizde epey pahalı bir şey. Bunu ya beraber başaracağız ya da başaramayacağız elbette.

Öneri, istek ve düşünceleriniz için yorum yapabilirsiniz.

banabirseyogret.com’a yazılarınızı gönderebilirsiniz. Yazı göndermek isteyenlerin önce burayı okuması iyi olur: Yazı Gönder

11 comments

  1. Çok tırt bir analiz olmuş.buram buram popülizm fırından yeni çıktı sıcak sıcak sosu da kurtaramamış sizi.bir şeyi sürekli yaparak kimse ünlü zengin vs..olmaz sayın felsefe ha.öyle olsa gastronomi ev kadınlarının elinde uçuşa geçerdi

    Beğen

    • nereden bakmaya çalıştığınızı anlamadım; cümlenin önünü arkasını okuduğunuzda aklınızda oluşan ve benim söylediğim şeyin bu olduğunu düşünüyorsanız, keşke okumamış olsaydınız, zamanınızı boşuna almışım. iyi günler.

      Beğen

      • Sema Eren sanırım bir şeyi uzun süre yapmış ve ünlü, zengin yada makam sahibi olamamış. Ve böyle hoş bir analizi okuyarak yazının asıl ana düşüncesini analiz edemeyerek böyle bir konudan sadece kendini ilgilendiren bir cümleyi alarak oradan dem vurmuş. Sema’ya tavsiyem Türkçe’de “Paragrafta Ana Düşünce ve Paragrafta Konu” konularına tekrar bir göz atması olur.

        Beğen

    • bir şeyi sürekli yapmak denmemiş, iyi-farklı-sürekli denmiş ki, bu zorlu bir süreç ve böyle zorlu bir süreci başarabilen ya ünlü, ya zengin, ya da makam sahibi olabilir. Yani her ünlü zengin değildir, her zengin makam sahibi, her makam sahibi de ünlü değildir. Yazının başında “saçma analoji” ifadesini görünce biraz üzülmüştüm ama izahları okuyunca tatmin oldum. Teşekkürler.

      Liked by 1 kişi

  2. Çok iyi bir yazı. Elinize sağlık. Anlatım tarzınız, örneklemeler ve dil kullanım beceriniz mükemmel. Keşke ders kitaplarını siz yazsanız diye düşündüm 👏🏻👏🏻👏🏻

    Liked by 1 kişi

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s